İstanbul’un ve belki de Türkiye’nin en önemli ilçelerinden biridir Kadıköy. Bu nedenle üzerine çok şey yazılır çizilir. Şimdiki halini birçok kişi biliyor ama Kadıköy Cumhuriyet’le birlikte, eski zamanlardan beri gelişiyor. Şimdi her yerin apartman olduğuna bakmayın! Eskiden buralar ciddi anlamda sapa, tek tük yerleşimin olduğu yerlerdi. Zamanla gelişti. İsterseniz gelin, 1931 yılında Yeni Gün gazetesinde bir Kadıköy köşesi yapan, zamanın önemli yazarlarında bir olan Osman Cemal Bey’e, Osman Cemal Kaygılı’ya (1890-1945) kulak verelim

Osman Cemal Kaygılı bu yazı dizisini yapabilmek için gitmedik yer, girilmedik delik, konuşmadık kimse bırakmaz. Kah bir Ermeninin kah bir Rumun lehçelerine kulak verir. Toplumun nabzını tutar, en renkli, en eğlenceli görüntülerini tasvir eder. Bu yazıların değerinde, gezilen görülen yerler kadar Osman Cemal Bey’in esprili dilinin ve edebiyatımıza kazandırdığı klasikten uzak karakterlerin de payı büyüktür.
Osman Cemal Kaygılı’nın 1931 Kadıköyü’nde (Kadıköy) ilk dikkatini çeken şey, özellikle Göztepe’nin, Feneryolu’nun ve Erenköyü’nün tenhalığı oluyor. Öyle 5 dakika boyunca yürüyüp de tek bir ademoğluna rastgelinmeyen bir tenhalık bu. Ama Osman Cemal Bey, Bağdat Caddesi’ne hakkını vermeyi ihmal etmiyor; Cadde, o zamanlar dahi Beyoğlu kalabalığı ile yarışacak kadar kalabalık. Kadıköyü’nün belli kesimlerindeki bu tenhalığın nedeni, tüm ahalinin Cuma günü olduğu zaman paketini, bohçasını toplayıp soluğu Cadde bostanı ile Suadiye arasındaki plajlarda alması.

“Göztepe’nin, Erenköyü’nün asıl letafeti, yaz günleri zarif köşklerin geniş bahçelerindeki vişne, kayısı, şeftali ve armut ağaçlarının altında kurulmuş aile sofralarıdır.” Yani etraf geniş araziler ve birbirinden önemli köşklerle çevrili durumda. Henüz bu köşklerin satılıp da yerine kibrit kutusu misali apartmanların geldiği, konuyla komşuyla selamın sabahın kesildiği, herkesin hayat meşgalisine düşerek içine kapandığı zamanlara, her günün bir hayat mücadelesine döndüğü günümüz İstanbul’una daha çok vakit var.
“Yazın gölgesiz yerler sıcaktan Sahrayıkebir gibi yanarken bahçeden taze koparılmış ve kuyuda soğutulmuş buz gibi yaz meyveleri ile mideleri serinlendirmek ve lakırdıyı tatlı tarafından açıp bol bol yaz gevezeliği etmek ne hoş şeydir,” diyor Osman Cemal Bey
Birazda 1930’lu yılların önemli simalarına ve önemli yerlerine bakalım. O zamanlar İstanbul’un (Bugün sur içi olarak bilinen Fatih-Eminönü bölgesi) ve Beyoğlu’nun (Pera) cazibesi revaçta. Bu nedenle etraftan oraya doğru büyük bir göç var. Elbette bu göçten Kadıköyü de nasibini alıyor. Ancak Kadıköyü hala bir muharrir (yazar) yatağı olarak görülüyor. Kimler yok ki; Mahmut Yesari, Sadri Ethem, Cumhuriyet’ten Mehmet Agah, Yeni gün spor’un muhabiri tenisçi Sedat, Maruf denizci ve kürekçi Fitnat Hanım, Dizgiciler cemiyeti başkanı Hayri Bey, Ahmet Haşim, şair Nazım Hikmet, Salih Zeki… liste uzuyor da gidiyor. Ama Osman Cemal Bey bu kadar yazarın bir arada olup da hala neden Kadıköyü’nden bir gazete çıkmadığına şaşırıyor. Birgün bu şaşkınlığını ünlü romancı Mahmut Yesari’ye açıyor. Mahmut Yesari de böyle bir çalışmalarını olduğunu, yarı mizahi yarı edebi haftalık bir imtiyaz çıkaracaklarını, isminin de “Kurbağalıdere” olacağını söylüyor.

Yazı ayrı güzel, kışı ayrı güzeldir Kadıköyü’nün. 1930’lu yılların en meşhur yerlerinden biri de sahildeki Mardik Efendi’nin kıraathanesidir. Nargilesi ve çayı meşhur olan bu mekanın müşterileri de hep bilindik isimlerdir. Reşat Nuri Güntekin’in müdavimi olduğu Mardik Efendi’nin kıraathanesinden sıkılanların alternatifi de hazır; Koço Bey’in Asya Gazinosu. Ama Osman Cemal Bey bizi uyarıyor: “Aman ha bu Gazinocu Koço Bey ile emlak tellalı Koço Bey’i karıştırmayın.” Emlak tellalı Koço Bey başka biri ve de ilginç bir hikayesi var. Bir gün kömür şilebine atlayan Koço Bey Afrika’nın Tombokto (Timbuktu-Mali) şehrine gider. Orada kendini yerlilere sevdirince onu birkaç sene kral yaparlar. Sonra sıkılan Koço Bey yine bir şilebe atlayarak yurda döner. Bu nedenle bir adı da Tombokto Koço kalır. Ne kadar gerçek ne kadar espri bilinmez ama Koço Bey çok iyi Tombokto lisanı konuşur. İşte size örnek “Kalşık valşık mangon holla, samraş habava.”
Bir başka emlak tellalı ise Cemal Bey’dir. Ama Cemal Bey çok sinirli adamdır. Olur olmadık şeylere sinirlenir. Nasip Efendi’nin meşhur gazinosunda eski hakemlerden Sedat Rıza, ünlü yazar ve milletvekili Ahmet Rasim ya da Mahmut Yesari ile denk gelirse seyredin cümbüşü. Tüm ahalinin gülmekten karnına ağrılar girermiş. (Ahmet Rasim 1932 yılında vefat etmiştir.)

Osman Cemal Bey Kadıköyü’nde geziyor da geziyor. Bir türlü ayrılmak bilmiyor bu anılarla dolu yerden. Yolu Şifa’ya düşünce, Eh tabi, yolda eski artistlerden Kanar Hanım’la da karşılaşıyor. Gidiyor, Yervant Efendi’nin dükkanına giriyor. İçeride Ali Bey var. Ali Bey kim mi? Ali Bey yüz on yaşındaki dükkan sahibi. Biz nasıl 90 sene önceki Kadıköy anlatılsa kitap olur diyorsak, Osman Cemal Bey de Ali Bey için 90 sene öncesinin Kadıköyü’nü anlatsa kitap olur diyor.
Kadıköy muharrir beşiği olduğu kadar sporcularıyla da ünlü bir yer. Fenerbahçe’nin 20 sene önceki kaptanı Rasim Bey’den tutun da, tenis şampiyonu Suat Bey’e kadar kimler yoktur ki. Tenis pinyope şampiyonu Raşit Bey, Fenerli sol açık Fikret, sağ açık Alaattin, eski futbolculardan Mahmut Bey ve ünlü avcılardan Sait Beyler de buradadır. Altınordu kürekçilerinden Nezihe ve Melek Hanımları unutmayalım.

Osman Cemal Kaygılı son olarak bir şeyden şikayetçi, “Kurbağılıdere’nin etrafını yine molozlar, taşlar, toprakla çevirmişler. Etraf sivrisinekten geçilmiyor,” diyor. Bazı şeylerin üzerinden yüz yıl da geçse değişmiyor sanki. Bugün de yazın Kurbağalıdere’nin yanından geçebilene aşk olsun.
Bu keyifli anılara baktıkça o dönemde yaşayanların ne denli sıcak olduğunu, köyde yaşayan herkesin birbiriyle dost olduğunu görüyoruz. Kadıköy her ne kadar bugün sıkışık apartmanlarca çevrelenmeye ve her geçen gün yükseldikçe yükselmeye başlayarak çocuklarımızın koşup oynayacağı o geniş bahçeleri, alanları yitirmeye başladıysa da, hala İstanbul’un gözbebeği ve en yaşanılası ilçelerinden biri olduğu da bir gerçek. Kadıköylülerin ellerindeki değerin kıymetini her daim iyi bilmesi gerekir. Sonuç olarak bize kalan mirası en iyi şekilde bir sonraki kuşağa teslim etmek boynumuzun borcudur.